Bir zamanlar beklemek hayatın doğal bir parçasıydı. Bir şarkıyı sonuna kadar dinler, bir hikâyenin sonunu öğrenmek için yüzlerce sayfa okur, bir insanın ne anlatacağını merak ederek sözünün bitmesini beklerdik. Şimdi ise on beş saniye bile uzun gelebiliyor.

Başparmağımız ekranın üzerinde küçük bir hareket yapıyor ve dünya değişiyor. Birkaç saniye önce savaş görüntülerine bakarken biraz sonra komik bir videodayız. Ardından bir yemek tarifi, bir şiir, bir reklam, bir ölüm haberi… Hepsi aynı ekranda, aynı hızla önümüzden geçiyor.

“Artık sadece hızlı yaşamıyoruz; hızlı hissediyor, hızlı düşünüyor ve hızlı unutuyoruz.”

Hafıza yalnızca bilgilerin saklandığı bir depo değildir. İnsan üzerinde durduğu, düşündüğü ve anlamlandırdığı şeyi hatırlar. Fakat kısa video kültürü bize durmayı değil, geçmeyi öğretiyor.

Beğenmediysen geç. Sıkıldıysan geç. İlk saniyelerde ilgini çekmediyse yine geç.

Böylece yalnızca videoları değil; cümleleri, fikirleri, hikâyeleri ve bazen duyguları da hızla geçmeye alışıyoruz. Asıl mesele videoların kısa olması değil, zihnimizin sürekli yeni bir uyarıcı beklemesidir. Otobüste, asansörde, yemek beklerken, uyumadan hemen önce… Hayatın neredeyse bütün boşluklarını ekranlarla dolduruyoruz.Oysa insan biraz da o boşluklarda düşünürdü.

Camdan dışarı bakarken, yürürken, beklerken, hiçbir şey yapmazken… Zihin yaşadıklarını birbirine bağlar, geçmişi hatırlar, geleceği hayal ederdi. Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca dikkatimiz değil; hayal kurabileceğimiz boşluklardır.

Bugünün insanı bir günde yüzlerce görüntü, haber ve cümleyle karşılaşıyor. Fakat gece olduğunda kendimize “Bugün ne gördüm?” diye sorduğumuzda çoğu zaman cevap veremiyoruz. Saatlerce içerik tüketiyoruz fakat elimizde anlatabileceğimiz birkaç cümle bile kalmıyor. Çağımızın çelişkisi belki de tam olarak budur:

“Çok fazla şey görüyor, çok az şey biriktiriyoruz.”

Bir kitabın cümlesini günlerce düşünmek, bir filmin sahnesini yıllarca hatırlamak yerine yüzlerce içeriği birkaç saat içerisinde tüketiyoruz. Fakat geçmek ile kalmak aynı şey değildir.

Bir gencin önüne üç yüz sayfalık bir roman koyduğumuzu düşünelim. İlk sayfalarda büyük bir olay yaşanmayabilir. Karakterler tanıtılır, mekân kurulur, hikâye yavaşça şekillenir. Sürekli birkaç saniyede değişen görüntülere alışmış bir zihin için bu tempo artık ağır gelebilir.

“Bir şey olmuyor.”

Belki de oluyor.

“Belki hikâye yavaş ilerlemiyor; biz hızlandık.”

Bir roman zaman ister. Şiir aynı dizeyi tekrar okumamızı, bir fikir üzerinde durmamızı ister. Kısa video akışı ise çoğu zaman yalnızca bir sonraki içeriğe geçmemizi bekler. Bu yüzden kitapların yeni rakibi başka kitaplar değil, başparmağımızın birkaç santimetrelik hareketidir.

Elbette mesele teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değildir. Kısa videolar öğretici ve yaratıcı da olabilir. Bir dakikalık video bizi bir saatlik okumaya götürüyorsa teknoloji bir kapı açmıştır. Fakat bir dakikalık video, bir dakikadan uzun hiçbir şeye tahammül edemeyen bir zihne dönüştürüyorsa düşünmemiz gerekir.

Çünkü insan zihni yalnızca bilgiyle değil, dikkatle büyür.

Belki bazen telefonu başka odada bırakıp birkaç sayfa okumamız, otobüste ekrana değil pencereden dışarı bakmamız, bir filmi hızlandırmadan izlememiz gerekiyor. Zihnimizin yeniden uzun cümlelere, uzun hikâyelere ve sessizliğe alışması gerekiyor.

Bir neslin hafızası elbette on beş saniyelik videolara sığmaz. Fakat asıl sorulması gereken belki de şudur:

Bir gün hayatın kendisi bize on beş saniyeden uzun geldiğinde, onu da parmağımızla kaydırıp geçmek isteyecek miyiz?