Biz çocukken otoriteden çekinir, korkardık. Çevremizdeki yetişkinler de korkmasalar bile saygı gösterirlerdi. Eskiden otoritenin sınırları ve yüzü belliydi. Sokakta polisti, okulda öğretmendi, dairede memurdu. Kimin kural koyduğu, kimin bizi uyaracağı az çok netti. Karşımızda kanlı canlı, makamı olan insanlar vardı. Peki ya şimdi?
Şimdi kurallar değişti. Sosyal medya aracılığıyla cebimize kadar giren, yüzünü hiç görmediğimiz, hayatını hiç bilmediğimiz sıradan insanlar, aniden hepimizin bilirkişisi kesildi. Hem de ekranın arkasından, gözümüzün içine baka baka parmak sallayarak…
“Bu beş maddeyi yapmazsan mutsuz olursun!” “Asla yemeniz gereken üç zehir!”“Çocuğunuza bunu söylüyorsanız, travma yaratıyorsunuz!”
Bu bitmek bilmeyen “cık cıklamalar”, kafamıza vura vura verilen nasihatler arasında, telefonu elimizden bir anlığına bıraktığımızda bile üstümüze ağır bir sis çöküyor: Suçluluk ve kabahat hissi. Sanki sürekli bir şeyleri eksik, yanlış veya yetersiz yapıyoruz. Dünya bir yere koşuyor da, biz yaya kalmışız hissi. Sinsi sinsi içimize yerleşiyor
İçine çekildiğimiz bu dijital tiyatroda herkes kendine bir rol seçmiş ve o gösteriyi hiç durmadan sahneliyor. Üstelik geçmişi olmayan proje olan hesaplar bunlar, bir bakıyorsunuz bir yıl önce yazar olmuş, iki yıl önce sağlıklı beslenme uzmanı, altı ay önce kişisel gelişimci. Temeli olmayan, alt yapısı kurulmamış bir sistem dönüyor orada. Diploma yetkinlik zaten sorulmuyor. var olan diplomalara da güven duyulmuyor zaten. Kadroya şöyle bir alıcı gözüyle baktığımızda, başrollerin kimlerde olduğunu hemen anlıyoruz:
Kusursuzluk Gardiyanları
Şişman görmeye bile tahammülü olmayan diyetisyenler ve 24 saat “sağlıklı” beslenenler. Sevilebilir olmanın tek yolu zayıf olmakmış gibi bir algının yayılmasına vesile oluyorlar. Kendi disiplinlerini bir statü sembolü gibi satarken, izleyicinin yetersizlik hissinden besleniyorlar. Verdikleri linklerle biz eksik hayatımızı doldurmak için sepete tıklarken, o birilerini banka dökümlerine hizmet ediyor olduğumuzu unutuyoruz.
Suçluluk Mühendisleri
Eğitimciler, psikologlar, çocuk gelişimciler, uzmanlar… Anne babaların en hassas, en yumuşak ve kanayan yarasına basıp oradan kendi otoritelerini inşa edenler. Kendi onaylanma ihtiyaçları için ebeveynliği bir sınava, doğal insan ilişkilerini bir laboratuvar deneyine çeviriyorlar. Onların ekrandaki başarısı, bizim kendi evimizde hissettiğimiz yetersizlikle doğru orantılı büyüyor. Şablon soruna şablon çözümler reçeteler. Ödül ceza sistemi çocuktan çıktı ebeveynlerin vicdanına döndürüldü.
Toksik Şefkat Elçileri
Bir de madalyonun diğer yüzü var: Her yerde, her mecrada “sevelim sevilelim” , “dünya yangın yeri, biz öz farkındalıkla kurtulalım” diyen sevgi pıtırcıkları. “Travmanın tanı, gel içinde beraber geçelim.” Sürekli bir aydınlanma, sürekli bir huzur illüzyonu. İnsan bu manzaraya bakıp sormadan edemiyor: “ Siz her an ekrandasınız, peki anlattığınız o derin özü, o anı ne zaman yaşıyorsunuz?”
Bazen azarlanmaktan bayılacak gibi oluyoruz, bazen de o sahte şefkat kollarında sarılırken boğazımızın sıkıldığını, nefessiz kaldığımızı hissediyoruz. Şefkat şovlarından kusturacak noktaya geliyoruz. Bu durumda herkes bir şeyin “en”i olmuş ve “en eni” ni satmanın peşinde, ortalık kaotik bir panayıra dönmüş durumda.
Oysa biz bu dünyaya sürekli azarlanmaya, dikte edilmeye, birilerinin “ideal hayat” projeksiyonunda figüran olmaya gelmedik. Hayat, check-list’lerden ibaret bir kişisel gelişim projesi değil. Eğlenmeye, öğrenmeye, hata yapmaya, bazen çuvallamaya, kendi yolumuzu el yordamıyla bulmaya ve keşfetmeye geldik. İnsan hikayelerinin o doğal, karmaşık ve dağınık yapısı tam da burada gizli.
Peki sonuç ne? Çözüm nerede?
Çözüm aslında parmaklarımızın ucunda. Bize iyi gelmeyen, içimizde sürekli bir yetersizlik hissi uyandıran o hesapları takipten çıkmak, en temel hakkımız. Bu bir kaçış değil; kendi zihinsel alanımıza, kendi hikayemize sahip çıkma eylemi.
O ekranın sahte parlamasından uzaklaşmak… Kendimizi izleyen pozisyonunda bulduğumuz her seferinde bunu fark etmek. Telefonu sessizce masaya bırakıp, eline sıcak bir kahve fincanı almak ve dışarıdaki gerçek hayatın sadeliğine bakmak. Belki rüzgarın sesini dinlemek, belki de sadece boş boş durmanın o güzel, kuralsız hafifliğini hissetmek.
Algoritmanın nasihatçilerini kendi yankı odalarında bırakalım. Bizi suçlu hissettiren hiçbir vitrine seyirci olmak zorunda değiliz. Hayatımızın gerçek hikayesini yaşayacak olan bizleriz. Gün sonunda yastığa kafasını koyup kendiyle baş başa kalacak olan da biziz. Kimsenin sosyal görünme çabasının yükünü omuzlarımızda hissetmeyelim.
Sevgiler,
Hale Şenözgen Buruş