Ülkemden uzakta yaşamaya başlayalı 12 yıl oldu. Heyecan, tecrübe, hayalkırıklığı, merak, öğrenme, mutluluk, üzüntü, minnet, hasret gibi birbirinden farklı duyguları tecrübe ettiğim uzun bir süre… Belli bir yaştan sonra ülkesinden ayrı yaşamaya başlayanların çok iyi bildiği bir gerçek vardır; taşınma sebebimiz ne olursa olsun müphem bir özlem, gizli bir gölge gibi hep yanıbaşımızdadır. Diğer taraftan, yelken açılan yeni coğrafyada keşfedilmeyi, üzerine emek verilmeyi bekleyen heyecanlı, aynı zamanda endişe uyandıran uzun bir liste vardır. Listenin tepesine de o ülkenin dili yerleşir çoğu zaman. Yeni kültüre uyum sağlayabilmenin bir koşulu-belki de en temeli- bir an önce o ülkenin dilini öğrenebilmektir. Hummalı bir telaş başlar; dil kursları, dijital uygulamalar, özel öğretmen, sohbet grupları derken yaşam koşturmasında çoğu zaman yabancı dilde bir türlü tam istenen seviyeye gelinmez. Bitmek bilmeyen, belki de yaşam boyu devam edecek bir süreçtir bu.

Dil ile ilişkim

“Dil” ile ilişkili kendi kişisel tarihime baktığımda Türkçe’yi doğru konuşmayı her zaman önemsediğimi, yabancı dil öğrenmeye ise ilk gençlik yıllarımda adeta bir hobi gibi ilgi duyduğumu hatırlıyorum. Benimle aynı tutkuyu paylaşan ve hepimiz yüzde yüz (!) Türk olduğumuz halde birkaç arkadaş birlikte, öğrenmeyi hedeflediğimiz dilde düzenli olarak telefon sohbetleri yaptığımızı, kelimeleri küçük kağıtlara yazıp etrafa yapıştırarak veya sayfalara ardarda yazarak ezberlemeye çalıştığımı anımsıyorum. Geçen zaman içinde beynin biriktirdikleri fazlasıyla çoğalınca kapasitesi mi azalıyor, yoksa öğrenme ve hafıza öncelikleri mi değişiyor- her ne, nasıl oluyorsa- yeni dil öğrenmek ve kelime ezberlemek de dünyanın en zorlu işlerinden biri olmaya başlıyor. Gençlikte bir hevesle taklit edilen havalı aksanlar, kendi anadilinden o dile yansıyan aksandan utanma duyguları, zaman içinde yerlerini niteliğe odaklanmaya bırakıveriyor. Kendini içerik açısından rahat ve doğru ifade edebilmenin insanın hayatına kattığı değer, olgunluk yıllarında şekilciliği önceliklendirmeyi de anlamsız kılıyor.

Kelimelerle koşmak

İlk kez uluslararası iş ortamında çalışmaya başladığımda sabahın erken saatlerinden günün sonuna kadar yabancı dilde konuşmak ve düşünmek o kadar yorucu geldi ki, bu süreçte gözlemlediğim bir konu beni oldukça rahatsız etmeye başladı. Biz Türkler için Türkçemizi düzgün konuşmak ne kadar “tane tane” konuşmak demekse, çoğu Avrupalı ve özellikle de Amerikalı için de dillerini konuşmak kelimelerle koşmak demek! Kendi ölçütlerime göre, o iyi bildiğimi düşündüğüm İngilizce, çoğu iş arkadaşımın, işle ilgili teknik konular tartışılırken bile arkalarından birileri kovalıyormuş gibi hızlı konuşması ve cümleyi hızlıca tamamlamazsam dinlenme oranının da düşük olacağı endişesi yüzünden beni giderek yormaya başladı. Üstelik sadece İngilizce değil, eşimden dolayı geliştirmeye çalıştığım İtalyanca ve yaşadığım İsviçre’de farklı kantonların dilleri olduğu için ilerletmeye çalıştığım Almanca ve Fransızca için de aynı durum söz konusuydu.

Benim beynim miydi yavaşlayan yoksa onlar hiç düşünmeden konuşacak kadar mı zekiydiler? Üstelik sadece iş arkadaşlarım ve yeni tanıştığım kişiler değil, televizyon programlarında izlediklerim ve haber sunucuları bile nefes molası vermeden konuşuyorlardı. Herkes söz birliği etmişçesine adeta maratona katılmış gibi birbiri ile kelimelerinin hızını yarıştırıyordu. O dönemde elimde sihirli bir “pause” düğmesi olsa “Herkes biraz sussun!” diyerek bütün dünyayı birkaç saniyeliğine susturmak isterdim herhalde.

Yıllarca öğretmenlerimden ve aynı zamanda ilkokulda ilk öğretmenim de olan annemden duyduğum “Tane tane konuş” cümlesi, geldiğim bu yeni coğrafyada geçerli değil miydi? Tıpkı internette ilk birkaç saniye içinde ilgi çekemeyen videoların kapatılıp başkasına geçilmesi gibi, kelimelerim yeterince hızlı değilse karşımdaki kişinin ilgisi kaybolacak ve konuşan başka birine mi yönelecekti?

Dil ve kültür

Bu “dil” ikilemleri ile geçen ilk yılın ardından durumu sükunetle kabullendim. Aslında ne benim beynim çok yavaş, ne de onlar çok zekiydi. Durumun açıklaması tamamen kültür ve dil ilişkisiydi. Bir başka deyişle, bana böyle hissettiren, öğrenilenlerin ve tüm birikimlerin dilin konuşma biçimine yansımasıydı. Dil, çok zengin bir konu. Hatta bir toplumun kültürünün en önde gelen unsuru. Benim ilk deneyimim hız üzerine oldu. Ancak kültür-dil ilişkisi o kadar güçlü ki, dilin varlığını inceleyerek bir ulusun yaşadığı koşullar, inançları, gelenekleri ve tarih boyunca içinde bulunduğu kültür hareketleri hakkında bilgi edinebilmemiz mümkün.

Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üzerine Deneme’sinde Kuzey ve Güney dillerine değinir örneğin. Doğanın cömert olduğu güney iklimlerinde ihtiyaçların tutkulardan doğduğunu, doğanın cimri olduğu soğuk iklimlerde ise tutkuların ihtiyaçlardan doğduğunu vurgulayarak, güney dillerinin canlı, sesli, vurgulu ve yumuşak, kuzey dillerinin ise sert ve kulak tırmalayıcı olduğunu belirtir. İtalyan diline yakın ve Almanca’ya hala mesafeli duran biri olarak buna katılmamam mümkün değil. Ancak Rousseau’nun fikirlerinin içinde benim en hoşuma giden, Türklerle ve konuşmayla ilgili olan bölüm:

“Bir Frenk, çok söz sarf etmek icin çırpınıp durur, bedenini sıkıntıya sokarken, bir Türk, piposunu bir an için ağzından çıkarır, kısık sesle iki kelime söyler ve bir cümleyle onu ezer.”

18. yüzyılda Fransız bir düşünürün “Türk” algısı kulağa oldukça karizmatik geliyor doğrusu!

12 yıllık yurt dışı tecrübem sonucunda benim dillerle ilgili geldiğim noktaya dönecek olursak, galiba yabancı dilleri konuşma şeklimi de kendi kültürüme adapte ederek hızdan arındırdım. Kelimelerin hakkını vermeden koşmak yerine Türkçe gibi sakin ve tane tane konuşmak bana çok daha gerçek geliyor, varsın “Yabancı dilleri Türkçe aksanlı konuşuyor” desinler!

Anadilim olmadan asla…

Herşeyin ötesinde, yurtdışında farklı kültürlerle geçen bu yıllar en çok da şu konu üzerine düşünmemi sağladı; insan kaç dil öğrenirse öğrensin, istediği kadar akıcı konuşabildiğine inansın, hiçbir yabancı dil, anadilin verdiği konforu, keyfi ve zenginliği vermiyor.

Anadil insanın kültürü demek. İnsanın varoluşunu ifade edebilmesi, düşüncelerini dile getirebilmesi, hislerini yansıtabilmesi, şarkılarla efkarlanıp, şiirlerle umutlanması sadece anadilde tam karşılığını buluyor.

Anadil paylaşım demek. Dost sıcaklığını hissedebilmek, doyumsuz sohbetlere dalabilmek bile anadilde daha anlamlı. İletişim kurma şeklimizi, seçtiğimiz kelimeleri, hatta vücut dilimizi bile anadilimiz belirliyor.

Anadil bir milletin kimliği demek. Anadilim, kim olduğumu ve özümü de bana hatırlatıyor. Geçtiğimiz haftasonu, üyesi olduğum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü tarafından düzenlenen Şairler Limanı adlı etkinlik bunu bana bir kez daha hatırlattı. Nazım Hikmet’in dizeleriyle duygulanıp, onun şiirlerinden bestelenen şarkılarla coştuğumuz gecede, hepimizi bir arada tutan ve dostluğumuzu pekiştiren en önemli bağ anadilimizdi. Dizeler kelimelerle canlandı, bizimle bütünleşti, şarkıların sözleri bizleri Zürih Gölü’nden Türkiye’nin binbir köşesine, anılarımıza götürdü. Kalplerimizi sıcacık yapan bu duyguyu hangi yabancı dil yaratabilir bu hayatta?

Bu yazı Mayıs 2025 tarihinde İsviçre'nin Sesi gazetesinde yayımlanmıştır.