Son zamanlarda bana bu soru sık sık soruluyor. Ülkesinden ayrı yaşayanların hayatlarından belki de hiçbir zaman tamamen yok olmayacak, zaman zaman kendini hatırlatacak bir soru bu. Hele de benim hayatımda olduğu gibi eşler iki farklı ülke ve kültürden gelip, yaşamak için üçüncü bir ülkeyi seçtiklerinde daha da önem kazanabiliyor. “Ev’’imizi nasıl tanımladığımız aidiyet kavramı ile yakından ilişkili. İster üzerinde düşünmüş, ister hiç düşünmemiş olalım, hemen hemen hepimizin hayatında yer tutar aidiyet kavramı. Bu dünyaya gelmeye hazırlanırken ilk evimiz olan ana rahmine yerleşmemizle başlıyor tutunma ve ait olma ihtiyacımız. Belki de böyle görkemli bir başlangıç, yaşamımız boyunca sürebilecek aidiyet arayışımızı tetikliyor. Hayat boyu devam eden bir yere, bir gruba, bir ideolojiye veya kişiye aidiyet ihtiyacı aynı zamanda insanın güven ve anlam bulma arayışı. “Ben buyum, buradayım, burası veya bu kişiler de benim bir parçam” diyebilmek insana kendini sadece güvende ve değerli değil, tamamlanmış da hissettiriyor.

“Ben bağımsızlığıma düşkünüm!”

Bu ifade ilk gençlik yıllarımda kullanmayı en çok sevdiğim cümlelerden biriydi. Birey olma gayreti ile geçen erken gençlik yıllarında böyle havalı cümleler pek seviliyor. Bu havalı cümleyi kullanırken tabi ki benim de farkında olmadan yaptığım aidiyet duygusunu tamamen kısıtlayıcı olarak algılayıp, kimseye hesap vermeme ve özgür olma kavramlarını yüceltmekti.

Gerçekte aidiyet ve özgürlük birbirinin karşıtı mı? Veya olmak zorunda mı?

Aidiyet, özünde insanın kendini tanımasını ve ait hissettiği tanımlama içinde kendine bir yer bulmasını içerir. Bu anlamda bakarsak sağlıklı bir aidiyet, bireyin hem kendisi olmasına, hem de bir bütüne ait hissetmesine olanak sağlayan bir duygu. Sağlıklı aidiyet derken kastettiğim dengeli ve baskıcı olmayan, bireyin kendisi olmasına izin veren bir ait olma şekli. Aidiyet hissi kişiye yalnız olmadığını hissettirdiği için özgürleştirir de. Desteklendiğini hisseden kişi hayatında cesur adımlar atabilir.

Doğan Cüceloğlu İletişim Donanımları’nda tam da bu noktaya değinir ve insanın hem bağımsız hem de ait olmak istediğini vurgular. Cüceloğlu’na göre birey olmak ve ait olmak gereksinmesi ne kadar dengeliyse, kişi o kadar mutlu ve enerjiktir.

Benim hikayeme dönecek olursak; bağımsızlık tutkumun ardından bir süre sonra bir “dünya vatandaşı” olma sevdam başladı. “Kimse bir ülke ile sınırlı olmasa, herkes dünyaya ait olsa” gibi şefkatli düşüncelerin aklımdan geçtiği zamanlar. Kültürün, insana kim olduğunu anlamasını da sağladığını ve kültür ortaklığının geçmiş ile gelecek arasında köprü işlevi gördüğünü farketmediğim dönemler. Paylaşılan ortak detayların bir insanın hayatına anlam katabileceğini, sıcak sohbetin ortasındaki “bir demli çay daha” cümlesinin yaşattığı tanıdık mutluluk hissini, eski şarkılarda benzer anılara gidebilmeyi yaşadıkça farkettim. Bunlar, bu küçük görünen detaylar, aslında hepsi ait olmanın, olabilmenin bir parçasıymış. İnsan hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmadan yalnız ve buruk hissedermiş, bir şeyler eksik kalırmış.

Bu da beni aidiyet ile el ele olan “köklere bağlılık” kavramı üzerine düşünmeye yönlendirdi. Annemle babamın, onların anne babalarının hikayelerini daha çok merak etmeye başladığımda bunun aslında kendi hikayemi bilmek arayışı ile ilişkili olduğunu anladım. Köklere bağlılık kendi hikayemizi bilmek demek, çünkü bize bir “dayanak noktası” sunar. İnsan kendini sadece dünyaya gelmiş bir birey değil, daha büyük bir hikayenin parçası olarak da görmeye başlar. Tarihsel farkındalıklar insanın kendini yaşamda konumlandırmasına da yardımcı olur.

Küreselleşen dünyada göçler, hızlı yaşam, bireyselliğe aşırı düşkünlük gibi faktörlerin etkisiyle köklerden uzaklaşma ve aidiyetsizlik kavramları da ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda okullarından mezun olur olmaz yurtdışına giden Türk gençlerinin sayısı hızla artıyor. Bambaşka kültürlere heyecanla koşmak ve insanın farklı kültürlerle kendi kültürünü harmanlayarak kendini geliştirip inşa etmesi çok değerli olsa da genç yaşta köklerden uzaklaşmak ister istemez “ben nereye aitim?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Farklı ülkelerde yaşamak, insanın köklerinden güç alarak, yeni kültürlerle gelişerek kendini tanımlaması , şekillendirmesi için büyük bir şans aslında. Bir yerlerde okuduğum güçlü ağac metaforu aklıma geliyor bu konuyla ilgili. Güçlü bir şekilde köklerimize bağlıyken, dallarımızı gökyüzüne uzatarak yeni olasılıklara yer açmak ve gelişmek. Tam da “ben nereye aitim” sorusuna cevap gibi.

"Ev" kelimesinin anlamını düşünüyorum da; aslında tek bir tanımı yok. Anlamı da tanımı da kişiden kişiye değişir. Kimilerinin evi bir ülke veya şehir iken, kimilerine göre aile veya bir kişi, hatta bazen bir ruh hali bile “ev” olabilir. “Ev”inden uzak hisseden biri için, “ev” bazen bir nostalji kaynağına da dönüşebilir. Aidiyet hissi ile geçmişe özlemin iç içe olduğu bir durum var ki, geçmişi fazla yüceltip idealize etmek de bazen “ev”i gerçek anlamından uzaklaştırabiliyor.

“Ev”imiz varoluşsal ve duygusal bağlarımızın merkezinde yer alır. Varoluşumuzun anlamını bulamadığımızda kendimizi evsiz de hissederiz. Edebiyatta ne çok örneği vardır bunun. Çok sevdiğim kitaplardan olan Yer Altından Notlar’da aidiyetsizliğin ve topluma yabancılaşmanın getirdiği derin yalnızlık ve huzursuzluk Dostoyevski’nin muazzam anlatımıyla insanın içine işler. Oğuz Atay’ın “tutunamayan” karakterleri Turgut ve Selim, Yusuf Atılgan’ın meşhur Aylak Adam’ı C. karakteri, Albert Camus’ün Yabancı’sındaki Meursault hep bize benzer hissi yansıtır. Evsiz hisssetmek edebiyata bazen öyle farklı şekillerde yansımıştır ki, insan aynı karakterde evsizliğin farklı boyutlarını bir arada görür. Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları’nda tasvir ettigi Renksiz Tsukuru tam da böyle bir karakterdir örneğin. Sebep belirtilmeden arkadaş grubunun dışına itilen Tsukuru, çocukluğu ve aidiyet duygusu elinden alınmış hisseder. Tsukuru’nun hissettiği “ev”sizlik duygusu, okurlara sürekli arayış içindeki melankolik kişilik olarak yansır.

Tsukuru’da birlikte büyüdüğü arkadaş grubu olarak görulen “ev”, gerçek hayatlarda da kişiden kişiye tanımı değişen bir kavramdır. Sadece fiziksel bir mekan değil, ruhsal bir aidiyet hissidir. Sanatçı için kendini ifade edebildiği alan “ev” iken, tek başınalığı seven biri için bazen yalnızlık, aşık biri için sevdiğinin gözleri, gezgin icin seyahat ederek mutlu olabildigi her an “ev”dir.

Benim evim neresi sorusuna dönecek olursam; tanıdık gelen ve ruhsal bağ ve aidiyet hissettiğim her yer, herkes ve her şey hayatıma anlam katarken, “kendimizin evi olmak” fikrini benimseyenlerdenim. Ev hissim dış koşullara çok da bağımlı değil, daha çok kendi ruhumda ve zihnimde. Keyifli akan bir sohbetteyken, ailemle vakit geçirirken, köpeğimin yıldız gözlerinin içine bakarken, kendimi doğru ifade edebildiğim her yerde- mesela şu anda bu yazıyı yazarken kendimi “ev”de hissediyorum.

Sizin eviniz dediğiniz yer neresi, üzerinde hiç düşündünüz mü?

Bu makale Kasım 2024 tarihinde İsviçre'nin Sesi Gazetesi'nde yayımlanmıştır.